Poetika Journal: Dağ
"Ah mine'l garaib"
Bir gün tatlı ve bilge bir kadın dedi ki: “Hiç düşünmeden içinizi çizin.”
İşte şimdi buyum ben, içim: Bir el ve birleşmeyi bekleyen kalemi, ikisi birden.
Ve bir kavuşma ümidi, kavuşamama endişesi, ukde, hasret, vaktini bekleyen müjde!
Bugün günlerden pazar, Dünya’nın batısında, koltuğumun köşesindeyim. Evde mutlak bir sessizlik var ve önümde beyaz bir yaprak. Kulağımın işittiği, bu yaprağın üstünde akan ve duran ve akan, sonra yine duran, bir süre duran, tekrar başlayan, devam eden, öylece bekleyen ve yine hareketlenen bir kurşun kalemin kağıtla buluştuğu noktaların büyüdükçe büyüyen sesi ya da sessizliği.
Kalemim, ben nasılsam şimdi ve bir süredir, onun mahir bir uzantısı. Kalemim elime eklemlenmiş bir organ, ruhumun lekesiz aynası ve ben bir beyaz yaprak karşısında hiç bu kadar tedirgin olmamıştım, kalemim de hiç bu denli korkmamıştı. Belki de bir defter ve bir kalemle sığabildiğim, yerleşebildiğim dünyaya ilk kez bu kadar güvensiz hissedişim bundandır. Ben durdukça ve kalemim; bir beyaz yaprak harflerle kaynaşmadıkça, karnımda hep kuşlar, inip kalkan, alçalan ve yükselen, çırpınan, bir cama çarpacakken son anda kendini kurtaran, tekrar yolunu bulmaya koyulan, kuşlar…
Son iki senede her gün bir yenisine maruz kaldığımız sayısız adaletsizlik ve kötülük dışında yeni bir şey oldu. Tarih çok sayıda soykırım gördü ama insanlık bir soykırımın, bir cehennem tezahürünün bu denli yakından, gün be gün, gerçek zamanlı tanığı hiç olmamıştı. Yeryüzünün güneyinde, Filistin’de, resmi rakamlarla yirmi bin ölü, yaralı ve ampute otuz bin çocuk sonra, bugüne ulaşabilmiş olanlar, ölü anne babalarını özlediklerini ve hayatta kalmaya çalışmaktan yoruldukları için artık ölmek istediklerini söylüyorlar. Çocuklar çok yoruldukları için ölmek istediklerini söylüyorlar.
Hayatta kalmak istemeyen çocukların var olduğu bir dünyada yine de beyaz sayfalarda akamayan kalemimi dert ediyorum çünkü:
istasyonlara yuva yapmaya çalışan kumruların çabasını kim bilecek
bazan
kuşların bile yeryüzüne sığamadıklarını
tekrar tekrar yere düşen ve yeni baştan toplanan dalları
şaşkın ama direngen,
çünkü yeryüzünde olmanın başka yolu yok.
Ve şaşmaz pusulam, kahramanım, Filistin için tüm yazarlık hayatı boyunca dayanışma ve özellikle ölümünden önceki son yirmi yılda aktif direniş göstermiş John Berger içime kazımıştı:
“…Kötülüğün şahlanmış olduğu bir ıstırap dünyasında, olan bitenin varoluşumuzu kuvvetlendirmediği bir dünyada, direnilmesi gereken bir dünyada. İşte, estetik hareketin umut vaat ettiği durumdur bu. Bir kristal ya da güzel bir gelincik bulmamızın daha az yalnız olduğumuz anlamına geldiği, o tek yaşam seyrinin bizi inanmaya sevk edeceğinden daha derin bir biçimde varoluşun içinde olduğumuzu anladığımız durum…Bir an için insan algısının enerjisi, yaradılışın enerjisinden ayrılmaz hale geliyor.”
Kalbimin tekrar ve daha sık coşku ve cesaretle atacağı, kalemimin bir çavlandan taşacağı günlerin hayaliyle, hâlâ ve hâlâ gül kurusu renginde bir deniz kabuğu ve güzel bir gelincik bulmak için de bakıyorum dünyaya. Yaşar Kemal’in dağlarında uyuyup uyanıyor, Nezihe Meriç öyküleriyle yıkanıyorum. Bizi evlat edinen serçe ve ispinozlarımız her gün ille de birkaç sefer doymalı ve sularını soğuk bulmalı. Yeşil yapraklar ve ağaç gövdelerine vuran güneşin şavkının avcısıyım, su kuşlarının denize pike yaptıkları anda etrafa sıçrayan köpüklü sulara gülücüklerim de karışıyor ve üst üste sayısız kere dinleyip virajlarını alırken kendimden geçtiğim bir şarkı da mutlaka var. Dünyanın bana beşik oluverdiği böyle anlarda havaya parmağımla gül çizsem kucağıma düşer gibi geliyor ve sanki uzaklarda bir geyik kıpırdıyor, bir çakal uluyor, bir kartal kanat çırpıyor, yeryüzünün ilk kokusuyla aramda tek bir perde kalıyor.
Ne kadar güzelsin dünya, büyük acılarla dolusun dünya, bu sonsuz salınım, korku ile ümit arasında…
* kristal ve güzel gelincikler yuvası
* benim şaşkın kuşlar



