Karaltı
Yolumun üstünde, az ileride, kaldırımın ortasında yere serili bir karaltı. Aramızda birkaç metre var ve ne olduğunu tahmin etmeye çalışarak ona doğru yürüyorum. Burada, sadece sokak ve kaldırım kenarlarında, binalar arasındaki loş boşluklarda, korunaklı kapı eşiklerinde değil, bütün hareketin, kalabalığın, mesela koca bir bulvarın tam orta yerinde konuşlanmış, şehrin her tarafına dağılmış durumda bu karaltılar. Onların yanına varana dek daima muallakta bir sorular ve dilekler yumağıyım: “Bir evsiz mi? Hayır, palmiyeden kopmuş büyük bir parça olmalı. Belki bir çantadır, yine birisi çantasını öylece yere löp diye bırakıp gitmiştir, niye bırakmış, nereye gitmiştir. Lütfen evsiz olmasın. Palmiye olsun. Lütfen lütfen palmiye….”
Amerika’daki ilk günlerimde, hayatı ve coğrafyayı, sokağı bir izci gibi gözlediğim ve ezber etmeye çalıştığım zamanlarda, gövdesinden kopup yere düşmüş palmiye parçalarıyla tanış olurken; “Bu kıtada artık yaralı palmiyeleri düşünen biri var.” demişim. Hatırlıyorum, onları uzaktan bir anlığına, Türkiye’de, yol kenarlarında denk geldiğimiz araba çarpmış köpeklerden biri zanneder, irkilirdim. Göçün hemen ertesinde, iki ülke arasında kalmış yaşantının en belirgin hâllerinden biridir bu: duyuların ve hafızanın arafı ve çarpışması. Türkiye’nin sokaklarında, ikinci sevgiliyle, kedi ve köpeklerle yaşamanın diyeti ölü bedenlerine de denk gelip kahrolmaktı. Az ileride, yere serili bir karaltı görüverirdim ve köpek değil de mesela bir lastik parçası olması için sonu hüsranla biten dualara başlardım. Burada ise, yere serili karaltının, uyuşturucu etkisiyle sızmış ya da tetikte geçen gecenin sonunda, günışığının koruyuculuğunda ancak uykuya dalabilen bir evsiz ile bir palmiye parçası olması arasındaki tahminde yanılmak sıklıkla olası. Burada karaltılar, bir evsiz olmakla bir palmiye parçası olmak arasında yarışıp dururlar. Yarışı kazanan her palmiye parçasıyla anlık bir teselli de gelir ama hemen ardından diğer ihtimalin can yakıcı varlığı: ON MİLYON kilometrekarelik bu yurtta kendine bir çatı altı bulamayan, bu kıtaya sığamayan insanların boğazıma yapışan acısı. Dilerdim ki Amerika’daki evsizler, hiç olmazsa Türkiye’deki kedi ve köpekler kadar esirgensin. Oysa, kimselerin onları göresi yok ve bakarlarsa gördükleri: köpeğin keneleri, yerin çıban başları.
Az ilerideki karaltı, sokaktaki yersiz yurtsuz, “ara”daki, kendine ve herkese gücenik, varmaktan caymış sen: Uzundur göz hizanda senden bakışlarını kaçırmaya, seni bir palmiye parçası ya da sokak möblesiymişsin gibi kanıksamaya direnen biri var. Biliyorum; bedenin güçsüz, ruhun bitap, kalbin tuz buz ve yaşaman uyuşmanla mümkün. Ama duy, sen buruşturulup sokağa fırlatılmış bir çöp parçası değilsin. Evini sırtına yükleyip bir gün daha burada olmaya çalışan çok hikâyeli bir kaplumbağa güzelisin. Muhtemelen annen görmedi seni ya da baban doğmuş olmandan nefret etti, en azından biri ucuz içkiyle alkolikti, çok dayaklar yedin, kardeşlerin de kendi derdindeydi. On sekizinde ya da daha önce, ana rahminden sonra aslında hiç yerleşemediğin ikinci evinden de gönderildin. Arkadaşların seni ya bir kuyunun dibine çekti ya da sadece birlikte gülmeyi seçti. Bir kadın ya da bir adam tarafından uçurumdan aşağıya itildin. Patronların sirkinde varlık gösteremedin. O kadar sevilmedin ki insan kendini sever mi, severse nasıl sever, hakkın var mı ki buna, bilemedin. Kimsen yok senin, sen bile kendini terkettin. Hepi topu bir kişi, tek bir kişi yeterdi, bir kişi kucak açardı sana; dizlerine yatırıp saçlarını okşardı ve başını usulca gökyüzüne çevirir, seni sana inandırırdı. Sonra zaten sen, kolonları sen, harcı inanmak olan bir kule yapmaya girişirdin. Ama o bir kişi hiç ve henüz gelmedi. Belki, bütün gün evini çekerek yürürken, bir otobüs durağında saatlerce aynı köşede gözlerin boşluğa dalmış hâlde beklerken, yerde bir ağaç parçası gibi dururken, kalabalığın ortasında bir sokak köpeği gibi uyurken bize bir şey demeye getiriyorsun: Hepimizden alacağın var, beklemenin ve çok güçsüz bir umuşun çocuğusun ama hâlâ çocuğusun, bu dünyaya sığamayan sen değilsin ve güneş de en çok senin!
Nurdan Gürbilek, harikulade deneme kitabı İkinci Hayat’ın “Sunuş”unda başlangıç sorusunu Latife Tekin’den alır: “Manves City’de işçi lideri Ersel’in hapisten çıktıktan sonra Erice’ye dönerken zihninden geçen cümle. Ben soruya dönüştürdüm: Evi dağılanın yurdu genişler mi?” ve düşünce için bir ikili ödev verir: “Evin perili olduğunu kabul edelim, hayaletlerle yüzleşelim, ama hayaletlerin musallat olduğu canlıların başlarını sokacak bir çatıları olduğundan da emin olalım.”
Evi dağılıp da yurdu genişleyemeyenleri, kaplumbağa güzellerini, üvey kardeşlerimizi yazdım. Kuma yazılmadıklarını umarım.

* Kaliforniya, okyanus kıyısı, kum: bu eyaletteki yüz seksen bin dolayındaki evsiz için belediye tarafından yerinden edilmeden önceki en ucuz arsa.

